Üye Ol / Giriş yap


Gezi

ŞEHİRLERİN ANASI: TİFLİS

GÜLSÜM ÜNAL 28.03.2020

   Toroslar’dan Karçal’lara uzanan zengin biyoçeşitlilik kuşağı Anadolu Çatalı’nın bir ucundan diğer ucuna yani Adana’dan Macahel’e yaptığımız doğa gezilerinden sonra gezgin ruhumuzun acaba sınırın ötesi de bu zenginlikten nasibini almış mıdır merakıyla birkaç yıldır Gürcistan’a seyahat etmemize yol açıyordu. Gürcistan’ın Svaneti’sindeki Mestia’ya yaptığımız muhteşem sonbahar, kış gezilerimizden sonra acaba bu ülkenin başkentinde ne var demeye başladık…

   Macahel gezilerinden tanıdığımız dostumuz Kenan’ın rehberliğinde önce Gürcistan’ın Macahel’ini ve Batum’u gezip, sonra Gürcülerin “şehirlerin anası”dediği Tiflis’e doğru yol aldık. Farklı yerlere yaptığım seyahatlerde gitmeden bilgilendirici yazılara, kitaplara göz atsam da bu defa kendimi hiç bilgilendirmeden yola koyuldum. Daha önceki ve bu gezimizde de yaptığımız Batum şehir gezilerini düşünerek eski ama karışık bir kent beklentisiyle Tiflis’e geldim… Akşam karanlığında geldiğimiz semti ve oteli görünce beklentilerimin doğru çıktığını düşündüm. Batum’un bütün karmaşasına rağmen Macahel’li Ayşe ve Harun çiftinin işlettiği Palm Hotel’deki güleryüzlü, sıcak çaylı karşılamadan sonra Tiflis’te geldiğimiz oteli ne yalan söyleyeyim çokta sevemedim.

   Ertesi gün dostumuz Kenan ve şoförümüz Tariel kaptanlığında ilk gezme noktamız olan şehrin kuruluş hikayesinde önemli yer tutan Kral Vakhtang Gorgasali heykelinin de bulunduğu  Eski Şehir(Old Tbilisi)’deki, 1278-1289 yıllarında yapılmış Metekhi Kilise’sine doğru giderken akşamki fikrim değişmeye başladı. Batum’dan daha sade bir yerleşim planı olduğunu düşündüren yollardan geçerken ben bu kenti sevdim galiba demeye başladım. V. yüzyılda ava çıkan kralın vurduğu sülünü düştüğü yerden almak üzeren uçan ve geri gelmeyen şahinin bulunduğu, şimdilerde heykelinin olduğu yerde sıcak suların çıktığı ve Tiflis kentinin orada kurulduğu hikayesini dinleyerek gezmeye başladık. Şimdi bahsi geçen o bölgede sülfür içeren sıcak suların olduğu hamamlar kentin önemli turistik değerlerinden biri olarak faaliyetine devam ediyor. 

1960’larda dikilen heykelin etrafında dolanırken bir yandan da kenti bölen ve yemyeşil akan Kura nehrinin kentin içinde nasıl kıvrılarak aktığını keyifle izleyebiliyorsunuz. *İpek yolunda yer alan kentin kuruluş öyküsünü dinleyip, genel kent görüntüsünü izleyip, aşağıda, Kura Nehri’nin kenarındaki St.Abo Kilise’sine de kuş bakışı bakıp, en sonunda da Metekhi Kilisesi’nde ibadet eden Ortodoksları dinleyip, yürüyerek orada ayrıldık.

   Old Tbilisi’de, Avrupa Meydanı’nda yürürken bir duvar parçası gördük. Berlin Duvarı’nın bir parçası olduğu söylenen ve duvar yazılarıyla kaplanmış bu duvar parçasıyla fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik. 

   Yürüyerek devam ettiğimiz kent turuna demirden yapılmış estetik heykelleri incelemek amacıyla arada kısa, keyifli molalarla bölünse de sonunda  kenti tepeden görebileceğimiz teleferik gişesine geldik. Kenti kuş bakışı izleme keyfini yaşayarak yaklaşık 15 dakika sonra Gürcü Ana heykeline ulaştık.

Ama bu arada biraz önce Metekhi Tepesi’ndeki gördüğümüz alanları kuş bakışı daha detaylı izlemenin keyfi içindeyken karşımıza çıkan müzisyenlerin Türkiye’den geldiğimizi öğrendiği zaman akordeonla çaldığı ve söylediği “Sarı Gelin”i  dinlemekten ayrıca mutlu olduk.

Muhteşem nehirler, botanik bahçesinden oluşan doğal görüntü ve binaların iç içe geçtiği kent görüntüsüne bakarken aynı zamanda Kartlis Deda (Gürcü Ana) heykelinin ne anlattığını dinliyorduk. Tiflis’in kuruluşunun 1500.yılı anısına Sololaki Tepe’sine dikilen, bir elinde kılıç, bir elinde şarap şişesi olan Kartlis Deda heykelinin dostlukla gelene şarap sunduğu, düşmanlık yapana ise kılıcıyla savaşmaya hazır olduğunu anlattığını öğrendik.

 Hafif yağmurun başlamasıyla teleferikle artık  aşağıya inmemiz gerektiğini fark ettik. Bu güzel kentte daha gezilecek çok yer, dinlenecek çok hikaye vardı.

Aşağı inince biraz daha zaman kazanmak için aracımızla, ortasında altın rengi, atın üstüne binmiş, St.George heykelinin olduğu Özgürlük Meydanı’na gittik.Tiflis zaman sıkıntısı olmasa yürüyerek keyifle gezilecek bir kent…

Tiflis’in bu soğuk havasında pek hoş olmayan sülfür kokusuna rağmen sıcaklığıyla keyifli bir deneyim olabilecek sülfür hamamları, değerli çinilerle süslü, iki mihraplı, tarihi bir cami, birçok kentteki aşk dileklerinin gerçekleşmesinin umut edildiği kilitlerin takıldığı, altından Abanotubani Şelalesi’nin suyunun aktığı köprüyü gezerken biraz yorulup, küçük bir mola versek iyi olacak derken ummadığımız bir sürprizle karşılaştık. İşletmecisi İzmir’li olan bir kafede Türk kahvesi içme ve baklava yeme şansını yakaladık.

Kısa molamızdan sonra, Orta Çağ’da yaşamış bir Gürcü şairi olan Shota Rustaveli’nin soyadının verildiği, çoğu Barok mimariye sahip, Parlemonta binasının, Opera binasının, Kashveti Kilisesi’ninde olduğu en büyük bulvarında yürüyerek gezmeye devem ettik.

Sokak boyunca işportacılar, eski kitap satıcıları ve duvarlarda, kaldırımlarda heykellere bakarak cadde boyu yürürken Gürcistan Ulusal Müzesini’de gezmeden olmazdı. Müzede tarih boyunca orada iz bırakan medeniyetlerin izlerini, hem Gürcü ressamların çok güzel eserlerini, hem de geçici bir sergiyle gelen heykel sergisini izledik.

Daha sonra sokak aralarını gezmeye başladık ve en başta goshaart olmak üzere eski duvarları süsleyen birçok duvar resmini keyifle izledik, fotoğralarını ve fotoğraflarımızı çektik.

Bu arada önemli kısmı Ortodoks Hıristiyan olan kentte küçücük sokakta bir sinagoga rastlayıp, gezmek için içeri girdiğimiz sırada bizi kaybeden şoförumuz Tariel’in şaşkınlığı görülmeye değerdi.

Khacapuri (Haçapuri), Khinkali(Hinkali) gibi Gürcü yemeklerinden oluşan öğle yemeğinden sonra belki eski fotoğraf makineleri buluruz diyerek Sovyet döneminden kalma antikaların satıldığı Dry Köprüsü Antikacılar Pazarı’na doğru yol aldık. Yolda el işi keçe, yünden yapılmış şallar, yerel kıyafetlerden anı olarak bir şeyler satın alarak    zamana yolculuk yaptığımız Antikacılar Pazar’ına ulaştık. Nüfusun önemli bir kısmı Ortodoks Hıristiyan olan Gürcülerin, yapımı 2004 yılında tamamlanan, dünyanın en büyük katedrallerinden olan, mimari olarak gösterişli Sameba Katedrali(St.Trinity)’ni de gezmeyi ihmal etmedik.

Akşam üzeri bir kukla tiyatrosu olan Gabriadze Tiyatrosu’nun önündeki tuğladan, taşlardan yapılmış eğri saatin, bir guguklu saat gibi her saat başında gerçekleşen seromonisine şahit olduk...

Neden daha uzun zaman ayıramadık diye hayıflandığımız, birçok tiyatronun olduğu gezmeye doyamadığımız Tiflis’teki günümüzü, çok estetik objelerle düzenlenmiş bir tiyatroda, özel bir performansa konu olan “Faust”u izleyerek sonuçlandırdık.

Her adım başında köklü bir kültür ve sanatın izlerine rastlanan Tiflis’i daha uzun ve ayrıntılı gezmeliyiz diyerek ertesi sabah böylesine güzel bir kentten ayrılmanın burukluğu içerisinde ülkemize dönmek üzere yola koyulduk...

 

438
GÜLSÜM ÜNAL
Diğer yazıları
YALNIZ KULELER 05.10.2018 tarihinde yayınlandı ve 1555 kez okundu.
YEDİ NOKTALI UĞUR BÖCEKLERİ 22.11.2018 tarihinde yayınlandı ve 3623 kez okundu.
BELA BARTOK’UN MAKROKOZMOZ DÜNYASI 25.01.2019 tarihinde yayınlandı ve 1435 kez okundu.
FAHRİ HİYEBANİ MEZARLIĞI MI, BAKÜ HEYKEL SERGİ ALANI MI? 06.04.2019 tarihinde yayınlandı ve 1430 kez okundu.
LASCAUX MAĞARALARINDAN CEZANNE'NA; IŞIĞIN MI YOKSA RENGİN Mİ İZİNDE? 19.06.2019 tarihinde yayınlandı ve 1272 kez okundu.
TÜRKİYE’NİN İLK VE TEK BİYOSFER REZERVİNİ BİLİYOR MUSUNUZ? ARTVİN- CAMİLİ (MACAHEL) 11.10.2019 tarihinde yayınlandı ve 1142 kez okundu.